Geçen yıl Dünya Sağlık Örgütü’nün (WHO)
düzenlediği Dünya Su Günü’nün teması "Su ve Sağlık" idi.
Dünyada 1.2 milyar insanın güvenli su kaynaklarına ulaşamadığı ve
az gelişmiş ülkelerde ortaya çıkan hastalıkların %10‘nun yetersiz
ya da sağlıksız su kaynaklarından kaynaklandığı gerçeği gözönünde
bulundurulduğunda, bu temanın önemi daha iyi anlaşılabilecektir.
Dünya Su Günü’nün bu yılki teması ise "Su ve Kalkınma" dır.
Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nın (IAEA) öncülük ettiği bu yıl
ki Dünya Su Günü’nün önemi, sadece bu önemli olayın 10. yıldönümü
olmasından değil, aynı zamanda BM Dünya Sürdürülebilir Kalkınma
Konferansı’nın da bu yıl yapılacak olmasından kaynaklanmaktadır.
Ulusal düzeyde yapılacak 2002 Dünya Su Günü kutlamaları bu tema
ile ilgili kamuoyu duyarlılığını artırarak Zirve hazırlıklarını
destekleyecektir. 2003 yılı kutlamaları için öngörülen tema ise
"Su ve Felaketler"dir. Bu tema çerçevesinde 2003 Dünya Su Günü,
sel ve kuraklık gibi doğal afetlerin önemi ve nedenleri ile ilgili
bilgi birikimini artırmaya ve bu felaketlerle nasıl başa
çıkılabileceği konusunda çözümler aramaya yönelik bir dizi
faaliyetlere sahne olacaktır.
Yeryüzündeki suyun %97’si tuzludur. Geriye
kalan ve büyük bir bölümü Kuzey ve Güney Kutuplarında buzullar
içinde donmuş olan %3’lük tatlı su kaynakları için insanlar,
bitkiler, yaban hayat, tarım ve sanayi rekabet etme
durumundadırlar. Son 10 yılda bu kısıtlı su arzı üzerindeki
küresel su talebi 6 - 7 kat artmıştır; bu oran dünya nüfusu artış
oranının iki katından fazladır. Öte yandan, dünya nüfusunun
2025’de 8.3 milyara, 2050’de ise 10-12 milyara ulaşacağı tahmin
edilmektedir. Halen, yoksullar başta olmak üzere, dünyada 2.4
milyar insan yetersiz ve kalitesiz su nedeniyle sağlıksız
koşullarda yaşamaktadır. Dünyanın birçok bölgesinde yaşanmakta
olana kırsal alanlardan kentlere göç, çok sayıda insanın yeterli
sağlık hizmetlerinden, güvenli içme suyundan, çevresel olarak
güvenli yaşam koşullarından yoksun alanlarda yaşamalarına sebep
olmaktadır.
Uluslararası kuruluşlar, yukarıda bir kısmı
sözüedilen sorunlara çözüm arayışları çerçevesinde insan sağlığı,
gıda güvenliği, endüstriyel gelişme ve eko-sistemlerin korunması
için su kaynaklarının daha etkin bir biçimde kullanılması ve
yönetilmesinin gerekliliğine dikkat çekmiştir. BM sistemi içinde
yer alan birçok uzman kuruluşun (UNDP, FAO, UNICEF, UNESCO, WHO,
WMO) girişimi ile bir seri uluslararası konferans çerçevesinde
etkin ve adil su kaynakları kullanımı tartışılmış ve gözden
geçirilmiştir. Bu konferanslar arasında: 1972 Stockholm BM İnsan
ve Çevre Konferansı, 1977 Mar del Plata BM Su Konferansı, 1991
Delft BM Kalkınma Programı Sempozyumu: Su Sektöründe Kapasite
Geliştirme, 1992 Dublin Su ve Çevre Uluslararası Konferansı, 1992
BM Çevre ve Kalkınma Konferansı sayılabilir. Birbirini takip eden
tüm bu konferansların sonucunda su kaynaklarının etkin ve adil
kullanımına ilişkin bir dizi ilke ve normlar ortaya çıkmıştır.
Bir yandan tarım, içme suyu ve sanayi arasında
bir yandan da bu sektörler ve doğal hayat arasında su kullanımına
ilişkin rekabet giderek artmaktadır. 1990’ların ortalarına
gelindiğinde giderek daha çok bölge ve ülkenin su kıtlığı ile
karşılaşması ile dünyada su kaynakları yönetiminde bütüncül
yaklaşımların benimsenmesinin gerekliliği ortaya çıkmıştır. Dublin
ve Rio ilkelerini ve "Bütüncül Su Kaynakları Yönetimi" olarak
tanımlanan bir dizi ilkeyi eyleme dönüştürmek amacıyla Dünya Su
Konseyi (WWC) ve Küresel Su Ortaklığı (GWP) gibi uluslararası
sivil toplum kuruluşları kurulmuştur. Bu kuruluşlar,
politika-yapıcılar ve kullanıcılar gibi başlıca paydaşlar arasında
su ile ilgili sorunlara yönelik ilgiyi artırmaya; ilgili aktörler
arasında ortaklıklar kurulmasına ve ulusal, bölgesel ve yerel
düzeyde bütüncül su kaynakları yönetimine ilişkin eylemlerin
gerçekleşmesine yönelik faaliyetlerde bulunmaktadırlar.
Türkiye su zengini bir ülke değildir. Uzmanlar
ülkemizin 107 milyar m3 su arzına sahip olduğunu vurgulasalar da,
mevcut su kaynakları zaman ve mekana göre düzensiz dağılmıştır.
Öte yandan ortalama 1300 m3 kişi başına düşen su miktarı ile
ülkemiz uluslararası ölçütlere göre su sıkıntısı çeken ülkeler
içinde değerlendirilebilmektedir. Türkiye, sosyo-ekonomik kalkınma
hedefleri doğrultusunda su kaynaklarını geliştirme projelerine
öncelik vermiştir. Güneydoğu Anadolu Projesi (GAP) ülkemizin
görece yoksul ve geri kalmış bir bölgesinde su, toprak ve insan
kaynaklarının kalkınma amacına yönelik geliştirilmesi ve
kullanılmasına dönük bir dizi fiziki, sosyal, ekonomik ve kültürel
proje ve faaliyetleri kapsamaktadır.
Dünyada birçok bölgede, son elli yılda,
ekonomik büyüme hedefleri doğrultusunda ileri teknolojilerin,
yöntemlerin ve tekniklerin kullanımına yönelik girişimleri
gözlemledik. Öte yandan bu hızlı büyüme süreci içinde aynı
girişimler, sosyal eşitsizlik, çevresel yıkım ve ekolojik dengenin
temelden sarsılması gibi olgularla mücadelede başarısız kaldılar.
Küresel düzeyde kalkınmaya yönelik gözlemlediğimiz bu gelişmeler,
kalkınmaya ilişkin genel yaklaşımlarımızda ve GAP’a özgü olarak
izlediğimiz kalkınma politikalarında yeni anlayışların
benimsenmesine yol açmıştır. Nitekim 1990’ların ilk yıllarından
buyana, GAP bölgesinde kalkınmaya ilişkin faaliyetler GAP Bölge
Kalkınma İdaresi’nin öncülüğünde "sürdürülebilir kalkınma"
yaklaşımı doğrultusunda yürütülmektedir. Güneydoğu Anadolu
Projesi’nin nihai hedefi, bölgede yaşayan halkın potansiyel ve
tercihlerini eksiksiz bir biçimde yaşama geçirebilecekleri bir
ortam yaratmaktır. GAP, su ve toprak kaynakları gibi bölgede
yaşamın her unsuruna temel teşkil eden kaynakları etkin ve adil
bir biçimde geliştirmeye ve kullanmaya yönelik faaliyetler
çerçevesinde kadın, erkek, genç, çocuk, mevcut tüm bölge halkı ve
gelecek kuşaklar için seçenekleri ve olanakları genişletmeyi
hedeflemektedir.
Yalnızca ekonomik büyüme hedefli kalkınma
yaklaşımlarından farklı olarak, sürdürülebilir kalkınma, insanı,
kalkınmanın hem aracı hem de amacı olarak odak noktaya koyar.
Bölge halkının sosyal ve ekonomik gönence erişimine yönelik
projelere öncelik verir. GAP çerçevesindeki eşit, adil, cinsiyet
dengeli proje uygulamaları, suyun etkin kullanımına ve
katılımcılığa dayalı sulama modelleri, kalkınmanın alt yapısını
oluşturan fiziki projelerin, sosyal yapıya, çevreye ve kültür
varlıklarına yönelik zararlarını minimuma indirmeye çalışan
projeler, kadınlar, baraj göllerinden etkilenen nüfus, çocuklar,
gençler, toprakları sulama alanı dışında bulunan çiftçiler gibi
dezavantajlı grupların, kalkınmadan olumsuz etkilenmemelerini ve
yaratılacak refahın ekonomik geçerliliğini gözeten uygulamaların
tümü sürdürülebilir insani kalkınma yaklaşımı içinde
değerlendirilmelidir.